2012 | Parlamanın Halleri
/ (1 of 1)


1. İstanbul Tasarım Bienali'nin Musibet sergisine yapılan bir proje önerisiydi, gerçekleşmedi

parlamanın halleri

Sistemin parlaklık üzerinden kurduğu arzu mekanizması tüm “şeyleri” parlak bir hale getirmekle başlar. Ulaşılamayan gibi olan ama ulaşılması gereken sahte parlaklığın yansımaları gündelik hayata girmeye başlar.

Sahte parlaklık meselesinin tüm olağanlığı ve medyanın üzerinden manipüle ettikleri bizi muhalif durumlardan korur, marjinalleşmez ama bu marjinalleşmeme bir olağanlaşma da değildir.

Gazetelerde çıkan reklamlar, hayalleri kurulan bembeyaz lekesiz gelecek imajları parlak mecralardan kendilerini satar. Toplumun talepkar olmasa da, sistem kendi döngüsü içerisinde talepkar hale getirir. Dünya üzerindeki her türlü hizmet talep olduğu sürece var olur ve bu taleplerin çeşitli yöntemlerle katlanarak arttırılması hizmetin içini boşaltabilir. Arz-talep ilişkisi, doğru kurulan ilişkilerle mümkün olabilir. Mimarlık talep
edilmeden mimarlık hizmeti var olamaz ama diğer yandan bu mimarlığın var olmadığını da göstermez.

Ekrandan gördüğümüz mimarlıklar içinde olmadığımız bir dünyayı yakın ediyor gibi. Televizyon programlarından “Benim Güzel Evim” adlı programda, uzman bir mimar programa dahil oluyor ve insanların evlerinden alınmış anlık görüntüler üzerine, her duruma uygun öneriler getiriyor. Perdelerin rengi bir anda değişiyor, duvarın rengi parlatılıyor, boş kalan duvarlara çerçeveler getiriliyor. Bu eylemi televizyonda görmek zaten yabancılaşılan duruma ikinci bir yabancılaşma daha ekliyor. Ekranda görülen mimar, zihinde kurulan parlak ev imajının karar vericisi durumuna geliyor.
Bu arzu sistemi içerisinde parlama mekanizmasının başka bir hali de mimarlarda vücut buluyor.

Mütevazılığın bile meta haline gelebildiği bir dünyada, kendini satmak birincil dert ise bunu belki de normal karşılamak gerekiyor. Bu bir eleştiriden çok, durumu ortaya koyma çabası. ‘İn ve cin’in karşılıklı olimpiyat oyunları oynadıkları büyüklükteki unutulmuş parsellerde, yağmurlu çamurlu topraklı fotoğraflar; projenin sonuna doğru natürel bir hava kazanıp, pırıl pırıl parlamaya başlıyorlar. Kurduğumuz dünyayı gösterebilmek için, gökyüzünü parlatarak başlıyor, toprakları temizliyoruz.

Bunun bir plasebo etkisi var, özellikle tasarımcıları yakalayan. O parlamanın etkisi tasarımcıyı kendi dünyasıyla barışık, bulunduğu yerle de mutabık kılıyor. Bu yanılsama sonsuz bir döngü içerisinde bizi bırakıyor.

Bu proje şu soruları sorup, ona tartışma platformu açmayı planlıyor.

• Parlamayan “şey”lerin çekiciliği var mı?
• Kent, mimarlık parladıkça tüketilmesi iştahlı metalara mı dönüşüyorlar?
• Mimarın, tasarımcının pozisyonu parlama konusunda nerde başlıyor?
• Her şeyin pazarlanması gerçekten mümkün mü?
• Mimarlığın halleri parlamaya karşı nasıl yeniliyor?

Vb…

Dış yüzeyin ham, salt, her şeyi olduğu gibi ortaya koyduğunu düşündüğü tartışmayı iç yüzeyde dolaylı ve abartılmış bir parlaklık üzerinden deneyimi.

Parlamanın keskinliği ve rahatsız ediciliğini gündelik objeler ve gündelik mekanlar üzerinden gösteren bir mekan. Bu klasik bir evin salonu gibi, eşyaların, kütüphanenin bir telefonun vb. bulunduğu, içerisinde beyaz-temiz ışığın da bol olduğu bir atmosfer. İçerdeki objelerin hiçbir önemli anlamı yok, rastgele seçilmişler ve sadece düzenli duruyorlar. Gündelik içerisinde alelade görülebilecek, karşılaşıbilecek objeler bunlar.